Filiz Otyam-Sultan Su Esen-Selim Esen-Fikret Otyam-Ahmet Say, 01.02.2008

 
   
 

KIRKTARAK

Tiyatro’nun büfesinde işçiydi, leblebi-gazoz satardı… Meraklıydı. Provaları, oyunları baştan sona kesintisiz izlerdi. Becerikliydi de… Genelde toplumsal içerikli oyunlar sahneleyen tiyatroya bir gece polisler gelip başrol oyuncusu Cavit Naci’yi yaka paça götürdüklerinde, kendisini sahnede bulmuştu. Tesadüflere inanmasa da tiyatro oyuncusu olmuştu. 

Dindardı. Kendine güvenliydi. Ağzından düşürmediği sözcüklerle anılırdı. Gücüne inandığından olsa önce “Evelallah”, işe başlarken “Bismillah”, iş sonuçlanmadan “İnşallah”, işten vazgeçtiğinde “Eyvallah”, sonuna kadar gitmek istediğinde “Ya Allah”, canını sıktıklarında “Fesüpanallah”, işe coşku ve heyecanla sarıldığında “Alllah, Allah…”, işi başarıyla tamamladığında “Maşallah”, başaramadığında ise “Hay Allah” derdi.            

Ne fırtınalı, ne maceralı bir 64 yıl yaşamıştı. Artık, “Ah!.. mavi saçlarım…” dediği günler geride kalmıştı. Kızların peşinde koştuğu yıllardaki lüle lüle saçları yerini susuz kalmış mısır tarlasına bırakmıştı. Seyyar satıcılık, büfe işçiliği, tiyatro sanatçısı, tiyatro eleştirmenliği derken yıllar başındaki kılları almıştı. Kellik aşağılık duygusuna yol açmıştı. Başında şapka olmadan dışarı adım atmazdı. Kadınlarla kısa süren birlikteliği de yalnızca seks üzerine olur, yatağa girerken en son şapkasını çıkarırdı. Kellik belaydı başında. Neler yapmadı tekrar saç bitsin tepesinde diye… Yığınla adama yığınla para ödedi. Ciltler dolusu reçete tutuşturdular eline. Mesela taze dana pisliği içine kimyon katıp sıcak sıcak onu kellesine sürecekti. Umutluydu. “Ulan, bu saçlar artık çıkar,” diyordu. Olmadı. Sonra bir başka seçenek önerdiler. Keçi boku sürecekti. O da tutmadı… Çıkmıyordu bir türlü saçları. Ama daha umudunu tam yitirmemişti. Bu defa ineğe yalatılacaktı kelini. İnek bulundu. İşlem tamamlandı. Törpü gibi dili olan inek, kelindeki son kılları da alıp götürdü. Bir aklı başında çıkıp da Selami Bey, “Yani bu iş öyle yalatmakla olsaydı, bütün memleketin şimdi kıllı dolaşması gerekirdi”, demedi.

Küçük siyah gözlere gölge olan kalın kaş kılları da sanki cascavlak kalan tepe noktasına uyum sağlarcasına seyrelmiş, tel tel olmuştu. Etkili bakışları, sırıttığında sağ yanağında beliren gamze de yok olmuştu. O ünlü kahkahasından da eser yoktu. Dişleri döküldüğünden ağzını açmak istemiyordu. Geçmişte ev’e yalnızca yatmak için gelen adam şimdi tv programları dışında ev’den dışarı adımını atmıyordu.

Son çıktığı program reytingleri alt üst etmişti. Dört rakiple yarıştığı gece sunucu, “Abayı yakmak” kelimesini vermiş, yanıtı kolaylaştırıcı çanak sorular yöneltmişti. Sunucuyla arasındaki diyalog hem stüdyo’daki hem de ekran başındaki izleyicileri önce heyecanlandırmış sonra da düşündürmüştü.

— Sen sevgilini ne yaparsın?

— Severim.

— Başka?

— Öperim.

— Başka? Başka?

—      Daha fazlasını söylemem valla…

Aklı fikri hala sekste olduğundan, başkaca bir yanıt da beklenemezdi zaten.

İkinci tur yarışmanın anahtar sözcüğü “helikopter” üzerine gelişen diyalog’da ilgiyi tepe noktaya taşımıştı. 

— savaşta yaralıları kurtarır

— doktor

— değil

— sıhhiye

— değil, yukardan gelen bi şey

— ee... Allah?

Bir yarışma programı daha geride kalmıştı. Veda cümlelerinin öncesi Türkiye’nin geldiği nokta, Cumhuriyet, uygarlık söz konusu olunca Selami bey:

  

— Biz Atatürk’ü çok seviyoruz...

— Zorunuz nedir, neden Atatürk’ü seviyorsunuz Selami Bey?

- Çünkü Atatürk layıglıgı getirmiştir!..

— Layıglık nedir Selami Bey?

— Camiye giden camiye layigtir, kerhaneye giden, kerhaneye layıgtır...

— Bu mudur?

— Heee budur, deyince, kopmuştu stüdyo’daki konuklar ve ekran başındakiler.

 

Tiyatro’dan uzaklaşmasına neden olan kırık Türkçesi, eleştiri yazılarındaki imla hataları, sanatta tutunmasını engellemişti. Ama tv. yayınlarında bu eksikler görülemediğinden ver yansın ediyordu Selami bey, fütursuzca…

 

Yine bir gün programın bayan sunucusu, “Vermeden almak sadece Allah'a mahsustur...” dediğinde Selami bey yanıtı geciktirmemişti, “Senin ne kadar verici olduğunu ben biliyorum ama simdi burada söylenmez!..”

 

Şaşılası adamdı Selami Bey. Fikir sahibi olmadan bilgi sahibi olanlar sınıfının önde gideniydi. Yine de okur, aklında kalanları anlatırdı. 7 rakamının uğuruna inanmakla kalmaz 7’nin erdemini sıralardı. 2007 rakamı size ne hatırlatıyor diye sorduklarında:

“2007 Mevlana yılıdır,7 rakamından kaynaklanır; hafta 7 gün, soyumuz 7 göbek, dünya’da 7 kapı vardır, Kâbe’nin etrafı 7 kere tavaf edilir, manevi bilgeliğin rakamı 7’dir, eski Yunan uygarlığında 7 akıllı adam varmış, dinlenmek haftanın 7.inci gününde, İstanbul 7 tepe üstünde, Dünya 7 kıta, Pamuk Prenses ve 7 cüceler, gökyüzü 7 kat, ilkokulun başlangıcı 7 yaşdır, Hürmüz bile 7 kocalı”, diye eklerdi.

 

Tiyatro’dan beyaz perdeye atlamıştı sonraları… İlk filminden sonra, “Seni bir daha oynatmazlar” dediklerinde 110’cu filmine ulaşmıştı. Hastalanıp da kamera karşısına geçemediğinde 387 film çevirmişti. Ünlü olmasına ünlüydü de, yine de beş parasız bir ünlüydü. Paraları karıyla kızla, kumar masalarında eritmişti. Jönlük günlerini anımsayıp üzerinden para kazanmayı düşündüğünde ikinci eşi Sakine’nin doğduğu İsveç’e gitti. Stockholm’a ayak basmadan şöhreti ulaşmıştı. Gazeteler, dergiler ondan söz etmişlerdi. Ülkenin popüler Tv. Programcısı durur mu, ayağının tozuyla stüdyo’ya aldı Selami’yi. Bir başka konuk daha vardı. Selami bey’in çevirdiği film sayısını duyunca, meraktan gözleri büyüyen ünlü İsveçli yönetmen İngmar Bergöman…

İlk soru Selami Bey’e yönetildi:

— Peki… Kaç film çevirdiniz?

— 387.

Sunucu şaşırdı, bir o kadar da gururlandı. Böylesi önemli bir kişiyi izleyiciyle buluşturmak her programcının özlemiydi. Heyecanla kameraya döndü:

— Şimdi karşınızda sadece dört film yaptığı halde bütün dünyanın tanıdığı bir sanatçı ve 387 film yaptığı halde hiç kimsenin tanımadığı bir başka sanatçıyı tanıtacağız.

Kısa bir duraklamadan sonra İngmar Bergman, Selami bey’e müstehzi bir şekilde baktı,

— Kardeşim Affedersin, sen bugüne kadar 387 film mi çevirdin, yoksa 387 tane fotoğraf mı çektirdin?

 

Kumara tutkunluğu bir başka konuydu. Kazandığı hiç görülmemişti. Geldiği Stockholm’de son bir ümitle rulet masasına oturduğunda kıçındaki donu da kaybetti. Şansızlığını şöyle açıklıyordu, “O gece içimdeki his; o güne kadar kaybettiğim bütün paraları alacağımı söylüyordu. Ama parayı koymam gereken doğru numarayı bir türlü bulamamışım.”

 

Hayatının her boyutu olaylarla doluydu. Evlilik hayatı ise bir başka âlemdi. Net beş defa evlendi. Brütü de mi var? Sorusuna,

— Valla ben evliliklerimin dışında hiç kadınsız kalmadım ki. En uzun resmi evliliğim on yıl sürdü, en kısa resmi evlilik de bir gün. Yanıtını verirdi.

Orospulardan hoşlandığını hiç saklamadı. Sakınmadan: “Arkadaş, ben orospulardan hoşlanıyorum. Benim tutkum böyle... Yani para almayan karıdan zevk almıyorum. Aptal gibi geliyor bana… Çünkü para alan karı işini biliyor. Hakiki orospudan bahsediyorum tabii. Biz Rum karılarına alıştığımız için… Rum karıları böyleydi yani. Ben ne yapıp edip yatmadan önce karıya parayı veririm yani…”

Karısına da yatmadan para veriyordu. Acayip zevk alıyordu. Son karısı durumu çaktı. Bir gece yatağa girerlerken:

— Yahu, sen bana yarın vereceğin parayı niçin şimdi yatakta pantolonunu çıkarırken veriyorsun? dedi. Soru kadar yanıtı da ilginç oldu:

— Of anammmmm!

 

Ara ara seks dışında da konuşurlardı karısıyla. Bazen de hiç konuşmazdı Selami Bey. Karısı hayıflanırdı:

—      Uzun zamandan beri bana sıcak bir kelime söylemedin.

Yanıt kısa ve net olurdu:

— Cehennem’de yanasın. 

Bir günü diğerine uymaz, günü gününe denk gelmezdi… Kimi zaman eve elleri bir sürü kasetle dolu olarak girer, karısının: “Niye bir sürü kasete para verdin, bizim evde teyp yok ki?” sözüne,

-          Sen sutyen aldığında ben soruyor muyum? Gibi absürt bir yanıt verirdi.

 

İçki nedeniyle de karısıyla sık sık birbirlerine girerlerdi. Eve zil zurna sarhoş girer ve karısına bakarak: “Ne kadar çirkin olduğunu biliyor musun?” derdi. Karısı:

-          Sen’de pis ve sarhoşsun, dediğinde:

-          İyi de benimki sabah’a geçecek!.. yanıtını verirdi.

Sadakati, fırsat  yokluğu olarak tanımlardı.

Yedi yıl evli kaldığı ilk karısı bir mektup yazıp da Selami Bey’in kardeşiyle kaçtığını haber verdiğinde önce sevinmiş sonra sinirlenmiş ve o sinirle oturup bir yanıt döşenmişti:

“İki gözüm Döne, inan yazdığın bu mektuptan başka, hiç ama hiçbir şey beni bu kadar sevindirmezdi. Evet, doğru, 7 yıldır evliydik, ama iyi bir eş olmak dışında, bana her şeyi yaptın. Tamam, çok fazla spor programları seyrediyordum, çünkü senin dırdırlarını ancak bu şekilde biraz olsun duymazlıktan geliyordum, ama bu bile fayda etmiyordu. Tabiî ki geçen hafta saçlarını neredeyse tamamen kestirip tam bir erkeğe benzediğinin farkına varmıştım! Tam, tıpkı erkeğe benzemişsin diyecektim ki, aklıma annemin bir sözü geldi; “Eğer ağzını güzel bir söz söylemek için açmayacaksan, hiç açma.” “Senin en sevdiğin yemeği yaptım”, derken galiba sen beni kardeşimle karıştırmıştın, çünkü o yaptığın yemek benim hiç sevmediğim bir yemekti! Ben yatmaya giderken üzerinde yeni ve çok seksi bir gecelik vardı tamam, ama üzerinde hala etiketi duruyordu ve inşallah bu bir tesadüftür ama, geceliğin fiyatı 49.99TL’di ve o gün kardeşim benden tam 50TL borç almıştı? Ama biliyor musun bütün bunlara rağmen ben seni hep sevmiştim ve her şeyin bir gün güzel olacağını, değişeceğini ve mutlu olacağımızı umuyordum. İşten ayrılmamın sebebine gelince, o gün Loto’da tam 10 Milyon TL kazandığımı öğrenmiştim, hemen patrona çıkıp istifamı verdim ve ikimiz için Jamaika’ya iki bilet aldım, ama eve geldiğimde sen bir mektup bırakıp gitmiştin. Belki de bu olayların böyle gelişmesinin bir sebebi vardı ve böyle olması gerekiyordu. Dilerim seçtiğin ve her zaman hayalini kurduğun bu hayatta mutlu olursun. Avukatımın dediğine göre “bıraktığın bu mektuptan sonra, benden hiçbir Nafaka talep etmeye hakkın yokmuş! nerdeysen orda kal!

Not: Bu seni ne kadar ilgilendirir bilmiyorum ama adı Halim olan kardeşim bir zamanlar Halime idi...”

Eski karısına mektubu postalarken burnunda tüten memleketteki babasına da birkaç satır karaladı:

“ Saygıdeğer Beybabacım,

Önce selam eder pembe tombul yanaklarınızdan hasretle öperim. Kardeşlerime, yengeme, enişteme, komşumuz kızı Zehra’ya, Sarıkız’a, Kocabaş’a, kahvedekilere selam ederim. Beni soracak olursanız; bura oraya hiç benzemiyor. Hava ıslak, gök kapalı… Aklımdayken, ben Döne’den kurtuldum da siz Tayyip’ten kurtuldunuz mu? İnanmayacaksın ama burada onun kadar sanayi temeli atan Başbakan yok. Adamlar nerdeyse yılda bir fabrika açılışı ya yapıyor ya yapmıyor. İlla Cumhurbaşkanı olacam diye diretene rastlamadım. Her şey saat dakikliğinde, hukuk, yasa yerli yerinde. Otobüse sırayla biniliyor. Hep bir ağızdan da konuşmuyor bu gâvurlar. Ama ne oldu biliyor musun? Az önce sular kesildi. Tıpkı memleketteki gibi. Öyle sevindim, öyle sevindim. Canım memleketim, gözlerimde tütüyordu. Vallaha hasret giderdim beybaba… Biliyorum sen cep telefonundan anlamazsın, onun için yazıyorum. Mektubu kurye ile gönderecem. Bu kuryeler motosikletli, küpeli, gözü dönmüş genç çocuklar. Bizim buradaki şubede İran asıllı bir çocuk var. Ahmedinecad kültürü almış. Dedi ki: “Ben mektubu sırat köprüsüne kadar ulaştırır ondan sonrasına karışmam.” Araştırdım, sırat köprüsü trafiği boğaz köprüsü trafiğinden beter. Her yerde savaş var. Ölen ölene. Ölenlerin çoğu da Müslüman. Öldürenlerin çoğunluğunu da Müslümanlar oluşturuyor. İşte bu sırat köprüsü trafiğini mahvediyor. Bu yüzden kurye çocuk mektubu İran üzerinden değil de Balkanlar üzerinden taşıyacak. Hasretle ellerinizden öper, tanrıya emanet ederim sevgili beybabacığım. Oğlunuz Selami.” 

Kırk tarakta kırk bezi vardı. Kırkikindilerde hayata gözünü yumdu. Cenazesine kırk arkadaşı geldi. Kırklarelinde toprağa verildi. Kırk gün helvası dağıtıldı.